tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2017 Cuma

GÖCEK KÖRFEZİNDE

GÖCEK KÖRFEZİNDE



Herkese selamlar,
Nasılsınız? Hal hatır sormadan girmeyelim değil mi mevzuya?
Nerede kalmıştık? En son Marmaris’teydik ve orayla ilgili bir yazı paylaşmıştım. (Eğer Marmaris’i köy köy gezmek isterseniz lütfen yazımın LİNKİNİ tıklayınız.)

Peki o gündür bugündür ne yapıyoruz? Aslında çok sakin geçiyor günler, pek uzun yol da yapmadık. Havalar güzel gidiyordu fakat son bir kaç gündür serin, geceleri kalın alt pijamalarımızı çıkardık yine... 
E, hadi o zaman başlayayım yazmaya...
Bu yazının şarkısı için de tık tık  lütfen.

11 Mayıs Perşembe- Merdivenli Koy



Çiftlik koyunda dolunay


Sabah Çiftlik koyunda uyandık. Panik yok, buraya biz geldik, ayığız ve her şeyin bilincindeyiz :)
Bir gün önce Marmaris’ten sabah erkenden ayrıldıktan sonra yine Çiftlik koyuna gelip kahvaltı yaptık ve ben neredeyse tüm gün blogla ilgilendim, Öz’ün de tadilat işleri son sürat devam etti. Akşamında Şampiyonlar ligi maçı izledi bizimki, ben de kitap okuyarak geçirdim tüm akşamı. Ha bir de kandildi, herkesin geçmiş kandili mübarek olsun. Bugün de kahvaltı sonrası yola düştük. İstikamet Göcek Körfezi...

Bu arada Çiftlik koyunu merak edenler için iki ayrı yazım vardı hatırlatayım efenim. Yazıları okumak için isimlerin üstüne tıklayınız lütfen "Merhaba hayat" ve "Yine mi çiçek yine mi Marmaris?"



Fotoğraf Rod Heikell'in Türkiye ve Kıbrıs Deniz Klavuzu kitabından çekilmiştir.


 Geniş apazdan gelen rüzgarla her iki yelkenimizi de açarak saat 12 çeyrek gibi yola çıktık. Hem de hiç motor çalıştırmadan, iskeleden ayrılışı bile Halil  beyin özel isteğiyle  yelken seyriyle yaparak.( Rüzgar müsait olduğu için yelkenleri iskeledeyken açtık ve kontağı çalıştırmadan,kıç palamar halatlarını (tekneyi iskeleye bağladığımız iki halat) çözdük ve çıktık)   
 Yol çok güzeldi, her şey yolunda gitti bir süre.  Hatta keyifli bir seyirdi ta ki Göcek körfezine girmek için Kurdoğlu Burnunu geçip biraz serpintiyle hızlanalım derken, o biraz serpinti bizi maffetti. Ön yelkeni zorla kapadık, ana yelkeni çok fazla boşladık ama ona rağmen hırpalandık. Ön yelkeni kapamadan önce kaç kere tekne kafayı çevirdi, daha yeni yeni kendine gelmeye çalışan ayağımla ne mücadele verdim, Öz şahit :)) Ortalama 5-6 knot hızla tabi bu hız bazen 9'u bulduğu oldu o ufak fırtınamsı rüzgarda.

Aslında fena da olmadı üzerimizdeki tozu süpürdü ufak fırtına...



Göcek Merdivenli Koy

Akşama doğru Göcek Körfezindeki sevdiğimiz koylardan biri olan Merdivenli Koya geldik. Burada dar bir vadi var iki yakadaki zeytin ağaçlarıyla dolu yamaçları birbirinden ayıran. Bu vadiden yukarı çıktığınızda küçük bir köye varıyorsunuz. 
Koyda ufak bir mağara mevcut oyulmuş taş merdivenlerle çıkılan. Bu merdivenlerden dolayı koya "merdivenli koy" ismi verilmiş.



Mağara budur, alttaki küçük oyuk mağaranın girişi oluyor ve taş merdivenlerle çıkıyorsunuz 

İlk gün sadece deniz keyfi yapıp akşam yemeği hazırlamakla geçti vaktimiz. Kelebekler misafir oldu soframıza...



Resimde ne görüyorsunuz söyleyin kişilik analizinizi yapalım, takipçilerimize ücretsiz :)


12 Mayıs Cuma- Merdivenli Koy



Sabah kahvaltımızın ardından Öz köye gidip cuma namazını kılmaya karar verdi. Ben de onunla birilikte koya çıkıp piknik yapmayı niyetledim, köye bir önceki gelişimizde çıkmıştım bu sefer ayağımdan dolayı gözüm almadı. Nevalem hazır; kahvemi termosa koyup, kitaplarımı da yanıma alıp, minderim ve havlumla geçtim bir ağacın altına, oh keyfime diyecek yok. Yeni bir kitaba başladım bu arada ... Kitap okuma açısından bir önceki aya göre daha verimli geçen bir dönem, tabi kendimce:) 



O zeytin ağacının dibi benim piknik mekanım, belki bir gün gelirseniz yine orada olurum, kim bilir? 

 O kadar huzur dolu ki; sessizlik ve doğanın koynunda olmak... İstanbul'un trafiğinden ve mecburiyetlerden uzak, sessizlik, doğanın sesi... Okuduğum satırlar bile ayrı bir tat veriyor...  



Nevalemi onunla da paylaştım. Bana eşik ettiler tüm piknik boyunca, bazen fazla samimilerdi ama olsun sorun yok :) 

Zaman o kadar hızlı geçmiş ki burada, dalıp gitmişim sayfalara, bir bakmışım Öz gelmiş. Öz'ü çay içmeye bir köy evine davet etmişler ama bensiz gidesi gelmemiş, onun yalancısıyım :) O da oturdu biraz benimle, bulunduğum ortamın cazibesine kaptırdı kendini bir süreliğine,  biraz sohbet ettik...Öz kısacık yol hikayesini anlattı, lakin yukarı çıkarken yılan çıkmış karşısına, gri bir yılan küçük sayılmayan ama korkak cinsinden, Allah'tan :) Bir de bunların beneklileri varmış zehirli olan. Onunla tanışmak lütfuna erişmeyiz umuyorum. 

 Öz'le yapmaktan hoşlandığımız şeylerden biri de böyle sessiz sakin koylarda güzel bir köşe bulup pikniğe çıkmak. Hatta ıssız, gece pikniklerimiz bile var, bir gün onları da anlatırım belki. 




Öz tekneye geçtikten sonra ben biraz daha koyun  tadını çıkarmaya devam ettim. Dalmış kitabımı okurken çan seslerini duydum ve koyun esas sahipleri olan, her geldiğimizde burada karşılaştığımız, artık ismen tanıştığımız Sude ve ailesini gördük. Sude isminde bir okuyucum varsa lütfen alınmasın ama sahibinin keçisine koyduğu isim bu... Sude ve ismini bilmediğim arkadaşı o kadar meraklı ki; bir ara Sude kahvemi yudumluyordu, diğeri ise şalvarımın boncuklarını yemeye çalışıyordu...

Hatta videolarını çektim yükleyebilirsem, teknolojinin o kısmına geçebilirsem haberdar ederim buraya link koyarak. 


Kahveme ilgi çoktu, canım:) Sude'nin kahvemi içerken fotoğrafı yok ama karınca fotoğrafı versek :) 


  Teknede yaşamın getirisi midir acaba, bilmiyorum ama  denizde olunca insan beğendiği her kara parçasında yürümek istiyor.




Boynuzbükünün değerli keçileri :) Yavru olan çok cana yakın, en azından merdivenli koydaki yavrulara göre...

Oldum olası çocukluğumdan beri hayvanlarla aram iyidir, sadece dört ayaklılarla değil, ayaksızlar da dahil her türlüsüyle :) Tabi ki örümcek hariç ama denizdeyken daha bir doğaya yakın hissediyorum kendimi.
Sanki dilimizi anlıyoruz birbirimizin tabi böyle büyük laflar ettiğime bakmayın arada canımı yakanlar da olmadı değil. Mesela deniz ortasında gelip bizi bulan, ısıran ve inatla ne yaparsanız yapın ısırmaya devam eden kara sineklerle aram hiç iyi değil. Ya da Öz'ün yanlış yönlendirmesiyle teknede yaşamaya başladığım ilk yıl deniz çiyanlarını toplamaya kalkışıp elimin yanması gibi kötü anılarım da var. 



Deniz çiyanı; Tarım.com.tr'den aldım fotoğrafı, denizlerin en tehlikeli canlıları listesinde yer alıyor :)


Ya da her yaz başı muhakkak bir arı tarafından iğnelenirim gerçi sonrasında çok iyi gider muhabbet, barışırız, iğnelemelerine son verirler onlar da. Birlikte yemek yer, kimi zaman birlikte yemek hazırlarız. Hatta manikür, pediküre kadar varır olay, o da ayrı bir video :)
 Bu yıl henüz arılarla teşviki mesaimiz başlamadı lakin her yer kelebek dolu, köyün imamı bu mevsimde çok olduklarını söylemiş Öz'e...


Cumartesi gününü de huzurlu bir şekilde Merdivenli koyda geçirdik.


14 Mayıs Pazar- Yavansu Koyu


Öğleden sonra artık Merdivenli Koydan başka bir yere gitmeye karar verdik. Bu sefer bugüne kadar Göcek körfezinde hiç uğramadığımız bir koya gideceğiz; Yavansu Koyu. 




Yavansu koyunun bir kısmı

Burada koyun sonunda salaş bir restoran ve basit bir iskelesi var fakat biz kıyıdan çıma alıp demir atarak bağlıyoruz tekneyi. İskelede elektrik ve su yok. Akşama doğru benim yine yürüme isteğim cereyan edince zeytin ağaçlarıyla dolu tepede yürümeye başladık, önceleri düz bir yol sandığımız yürüyüş güzergahı daha sonrasında engebeli kayalıklara dönüştü, e ayağım malum. Yanımıza ışık da almadık. Artık dönüş yok deyip restorana kadar yürüdük ve akşam yemeğini de orada yemeye karar verip bizi botla tekneye bırakmaları konusunda da anlaştıktan sonra derme çatma, yemeklerin odun ateşinde piştiği, taşıma suyla bulaşıkların yıkandığı bu doğal ortamda, salaş restoranda akşamımızı geçirdik. 



Yolda karşılaştığımız tosbağalardan biri 




işte su ısıtılan patates kızartılan ateş

Recep bey, çocukları ve gelinleriyle sohbet ettik. .Hafif tepeye doğru kurdukları çadırda kalıp, hemen iskelenin önüne bağladıkları büyük teknede yemekleri hazırlıyorlar. Recep beyin tatlı şivesi de işin içine girince sohbet güzeldi, odun ateşinin mis gibi kokusu ve yine kelebekler. 



Yemeklerin piştiği fırın

Büyü gibi bir şey, hayatımda hiç bu kadar kelebeği etrafımda görmemiştim. Doğa ana yıldız tozları serpiştirdi sanki üstümüze, hayatımıza, mucizeleri hatırlatmak için belki de...



Salatamdan otlanan kelebek

 Kelebeklerle birlikte yemeğimizi yedikten hatta kelebekler nasıl beslenir babında belgeselimizi de izleyip, tekneye döndük...   
Gece çok rahat bir uyku uyuduğumuz söylenemez koyun içine giren soluğan rahatsızlık verdi.

Bu arada tabi anneler günü; pek kutlamamaya çalıştığım, düşündükçe içimi sızlatan bir gün bugün... Tüm annelerin ve kendini anne hissedenlerin günü kutlu olsun...

15 Mayıs Pazartesi- Kale koyu




Gülcan botuyla teknenize yanaşıyor ve satış yapıyor...

Sabah Recep Bey'in kızı Gülcan'ın (Gülcan botla civar koylarda ekmek, gözleme, börek, yumurta, sebze, meyve vb. satıyor)   teknemize konuk olmasının ardından yola çıkıyoruz. Yol dediğime bakmayın sadece körfezde başka bir koya geçiyoruz. 




Böyle kimi koylarda ya civar köylerden bu şekilde satış yapan küçük botlar oluyor veya merkezi yerlere yakın koylarda marketler zincirlerinin botları geliyor. Ya aborda oluyor market  teknenize ya da siz botunuzla yanaşıp alışveriş yapıyorsunuz. İçleri gayet normal karadaki marketler gibi. Bir başka alışverişte içinden de fotoğraf çekeceğim :) 



İşte market botlardan biri, bir markanın daha da büyük...Kapitalizm ve rekabet, medeniyet girmemiş koylarda bile peşinizi bırakmıyor, alışveriş canavarı her daim yanınızda :)
Ama verdikleri hizmetin değeri de ayrı, düşünün bir koydasınız içme suyunuz bitti tamam merkeze yakınsınız ama en iyi ihtimal gidiş dönüş 1 saatinizi alır ama bu marketler sayesinde her ihtiyacınızı karşılayabiliyorsunuz. Su, ekmek, yumurta, yeşillik gibi ihtiyaçlar bazen o kadar değerli oluyor ki denizde. Bir de dondurmacı botları var...




Kale koyundan bir görünüm, tüm bahsettiğim koyların denizi de çok güzel bu arada, fotoğrafta da göründüğü gibi...

Adını koyun güneyindeki yüksek duvarlardan almış bu koyda. Batık Hamam koyunun biraz ilerisinde kalıyor Kale koyu.  Kıyıda babalar var; kimi yerlerde daha dikkatli bakarak seçebileceğiniz babalara bağladık halatlarımızı bu sefer. Eskiden yani çok değil daha geçen sene bu koyda salaş bir restoran vardı ama satılmış ve çok şık bir marina-restoran açılmış. 



Yeni açılan yerden bir kare, bu masaya oturmuş hiç bir şeyden habersiz bekleyen zavallı denizcilerdik o an biz :)

Henüz daha resmi açılışı yapılmamıştı ama oturup bir kahve içtik. Akşam yemeğini de yesek mi diye düşünürken öğrendiğimiz fiyatlar karşısında, topuk deyip tüydük.
Ve benim yaptığım soslu makarnaya talim ettik. 



Soslu makarna deyip geçmeyin benim makarnalarım meşhurdur. Her fani umarım benim makarnamın tadına bakmadan göçüp gitmez şu dünyadan, yoksa gözü açık gider, diyerek böbürleneyim bir de:)

Tabi bir de akşam büyük buluşma, bilinçli olarak izlemediğim televizyonun karşısına geçtiğim nadir bir iki saat var, o da bugün... İnternet almadık tekneye, e mecbur telefonun internetini açtık. Hadi dizi başlıyor, hoşcakalın :)


Bir de Batık Hamam koyunu daha önceden ziyaret ettik fakat fotoğrafları bulamadım. Likyalılar dönemine ait tarihi kalıntıların bulunduğu Hamam koyunda Kleopatra'nın yaptırdığı iddia edilen bir batık hamam ziyaret edilebiliyor, koyun adı da zaten bu eserden geliyor.

16 Mayıs Salı- Panço koyu



Sabah uyanır uyanmaz denize girmeyi planlıyoruz ama su pislenmiş polen ve ağaç yapraklarından... Topluyoruz halatlarımızı ve yer değiştiriyoruz. Bu seferki koy yine ilk defa gideceğimiz bir yer; Panço koyu.




Panço Koyu domuz adasında. Buranın bir kısmı özel mülk... Rüzgar esiyor tüm gün, bedenim ısınmadığı gibi ruhum da ısınmıyor buraya.



17 Mayıs Çarşamba- Boynuzbükü Koyu



Sabah uyandığımızda üşümüştük. Hava puslu, "ağlasa mı, gülse mi?" karar veremiyor gökyüzü... O karar vermeden biz yerimizi değiştirmeye karar verdik bile...Hava yağmurlu olacak, suyumuz da bitti.



Yağmur tanelerini seçebilen var mı?

 Göcek merkeze gideceğiz ama daha erken de, marina parası da vermek istemiyoruz. Boynuzbükü'ne geçmeye karar veriyoruz. Bu civardaki görüntüsü en güzel işletmelerden biri bu koyda...



Boynuzbükü'ndeki restoranın girişi

Sizi yine bu cennet koyun fotoğraflarıyla baş başa bırakıyorum.









Restoranın hemen yanı başındaki orman, çınar ağaçlarıyla dolu her yer...

 Siz bu güzellikleri seyre dalın, ben de izninizle şu hamakta kitap okuyup hayallere dalayım...




Bizden bu kadar, Öz'den selamlar, siz de selamsız sabahsız bırakmayın bizi olur mu? 


Bu arada daha önce gittiğimiz ama fotoğraflarını bulamadığım favori koylarımız Hamam koyundan ve Taşyaka'dan (Bedri Rahmi koyunun ilerisi) bahsedemiyorum bu yazıda... Bir daha ki sefere umarım... Bu fotoğraflarda Martı koyundan...



Martı koyunu, arkada, karşı kıyıdaki martı resminden tanıyabilirsiniz, net bir şekilde seçiliyor.










Yine dostlarımdan biri :) ben nereye gitsem o oraya geliyordu :)



Not: Fotoğraflar 2015 yaz sonuna ait. Biz gittiğimiz de sezon çoktan kapanmıştı,  bu koyda da bir restoran var ama kapalıydı, "normalde açık mı?" bilmiyorum.

Uyarılar ve Öneriler (Naçizane)


1- Eğer merdivenli koya gelir ve köye doğru biraz yürümek isterseniz, temkinli olmak adına bence açık ayakkabı giymeyin.
2- Lütfen koylarda çöplerinizi biriktirin, o an göremiyor olabilirsiniz belki çöp tenekelerini ama muhakkak koyun bir kenarında köşesinde çöp tenekesi vardır, arayın.
3- Göcek merkezden günübirlik tekne turlarıyla tüm bu koylara gidebilirsiniz.
4- Göcek'de koy, denizde kum tanesi. Tamam çok abarttım ama gerçekten bu körfezde çok güzel bir doğa var.

5- Ve tarihi kalıntılar mevcut tabi ki eğer trekking yapmayı seviyorsanız hem güzel bir görsel hem de tarih sizi karşılayacak.

6-Gittiğiniz koylarda özellikle de böyle bir tane salaş restoranın olduğu koylardaki mekanlarda muhakkak menü isteyin, eğer menü yoksa çekinmeden fiyat sorun yoksa şok bir hesapla karşılaşabilirsiniz.

7- Koylarda size bir şey satmak için yanaşan teknelerde ürünler normal fiyatlarından birazcık pahalı olabilir ama hepsi taze ve doğal. Ve tabi ki hiç bir şey almasanız bile sohbet etmek çok keyifli ya da bir şey almak istemiyorsanız da bunu kibarca söylemek en önemlisi

8- Fotoğraf makinesi olmayan çömez ama istekli bloggera sponsor olmak istemez mi kimse :) 

19 Ağustos 2014 Salı

ANTİK DELOS ADASINDA ÖNEMLİ BULUŞMA

4 Ağustos Naksos- Delos- Mikanos


Sabah yola çıkıyoruz bugün iki durağımız var o yüzden acele ediyoruz. Hedefimiz akşama Mikanos’ta olmak ama ondan önce uğrayacağımız bir yer var; üzerinde şuan yerleşim bulunmayan küçük Delos adası.

Yolda deniz bize iki adet hediye sunuyor, aslında sadece bir tane… Olaylar şöyle gelişiyor; Naksos limanından 3 mil kadar yol aldıktan sonra ilerde renkli bir şey Özün dikkatini çekiyor. Yaklaştıkça deniz yatağı olduğunu anlıyoruz ve düşünüyoruz şöyle; bir deniz yatağımız olsa hiç fena olmaz.


 Çok geçmeden ileride bir başka şey daha fark ediyoruz; kocaman bir dubaya benzeyen bir şey. Yaklaştıkça aslında büyük bir motoryatın usturmaçası olduğunu anlıyoruz. Onu da alalım tekneye birisine veririz diyoruz.


Gerçekten büyük ve ağır bir şey

Bu yazının şarkısı için tık tık

Ve yolumuza devam ediyoruz. Delos adasına çıkmak için demirleyeceğimiz yere yaklaşırken, Öz usturmaçanın sahibini bulduğumuzu söylüyor. Ve gerçekten de koca denizde usturmaçanın sahibini bulduk :) Çalışanlar ve kaptan o kadar sevindi ki teşekkür ede ede bitap düştüler… Deniz yatağı da sizin mi dedik ama yok dediler, şimdilik o da bize kaldı.


Bunu da günümüzü renklendiren bir anı olarak size aktardıktan sonra gelelim Delos adasına. Adaya adım atmak için sabırsızlanıyorum çünkü beni bekleyenler var :)


Delos adası Yunanistan’ın en önemli sit alanlarından biri. Efsaneye göre de Zeus’un eşlerinden biri olan Leto, Artemis’i (iffet yemini etmiş doğum tanrıçası) ve Apollon’u ( Güzelliğiyle de meşhur olan Apollon şifa, veba ve müzik tanrısı) burada doğurmuş.




Adaya İ.Ö. 1000 civarında gelen İonlar, Apollon kültürünü başlatarak, Apollon onuruna spor ve müzik gösterilerinin her yıl yapıldığı Delos şenliğini başlattılar.


Delos İ.Ö. 700’e kadar önemli bir dinsel merkez oldu.


Bunun önemli kanıtlarından biri, Apollon mabedi.





Apollon mabedi, biri İ.Ö. 6. yüzyıldan diğer ikisi de İ.Ö. 5. Yüzyıldan kalma üç tapınak kompleksinden oluşuyor.  





Bu Apollon mabedinin eski halinin bir kısmı


Bu da yeni hali. Eskiden burada yaklaşık 9 metrelik çıplak ve uzun saçlı Apollon heykeli varmış. Zamanla mabedin etrafı binalarla çevrelenmesine rağmen heykelin kafası her yerden görünebiliyormuş. Fakat heykel ilerleyen yıllarda yıkılıyor. Bir çok kez bazı seyyahlar tarafından götürülmeye çalışılıyor ama ağırlığı nedeniyle mümkün olmuyor. Heykelin bazı parçaları kafası mesela kayıp ama heykelin sol ayağı British Museum’da, sol eli ise Delos müzesindeymiş.




Bir çok antik kalıntı görülebiliyor.











Daha randevu saatime çok var biraz daha gezineyim diyorum ve tapınakların sıralandığı bu ana yoldan ilerleyince, beni Delos’ta en çok heyecanlandıran yerlerden biri karşıma çıkıyor; Aslanlar terası.



 Aslanlar terası tam Kutsal gölün karşısında bulunuyor. Günümüzde sınırları taşlarla örülerek belirtilen Kutsal göl, adını Apollon’un doğumuna tanıklık etmeye borçlu.




Gerçek sayıları bilinmeyen ama 9 ila 19 arasında olduğu tahmin edilen aslanlar, her gün ve akşam tanrının ışığını karşılıyor, kutsal gölün ve mabetlerin ölümsüz muhafızlığını yapıyor.  



Kafasız aslan figürlerinden biri 18. Yüzyılda Venedikli gezginlerce fark edilip, Venedik dükalığının sembolü olan kanatlı aslana benzediğini düşünülerek Venedik’e götürülüyor. Günümüzde heykele eklenmiş yeni kafayla birlikte Arsenal’de yani Venedik tersanesinde görülebilirmiş.
Bu gördüğünüz aslanlarda zaten gerçeklerinin birer kopyasıymış. Asılları Delos müzesinde…





İ.Ö. 300’den kalma sütun anıtların olduğu Dionysos mabedi de Delos’ta yer alıyor.



Delos daha sonraki yıllarda özellikle de İ.Ö. 3. Ve 2. Yüzyıllarda gelişen bir ticari liman haline geldi. Delos ticari ve kozmopolit bir yer haline geldikçe kutsallık kisveside bir kenara atılmış. Hal böyle olunca da Delos'un yeni sakinleri aslanlar terasındaki aslanları biraz daha güneye atmışlar hatta bazı aslanları bazı bina inşaatında kullanmışlar bile. Yani daha İ.Ö. 1. yüzyılda aslanlar terası tahrip edilmeye başlamış.



Ticari limanın çevresi


Kaynak kitaba göre görmeden gelinmemesi gereken tiyatroya doğru ilerlerken yavaş yavaş bundan yüzyıllar önce antik Yunan ve Roma dönemi zenginlerinin yaşadığı tiyatro semtine yaklaşıyoruz.  O zamanlar elit kesim tiyatronun çevresinde yaşarmış. Evlerin yapısı hemen kendini gösteriyor zaten; sütunlar dikkat çekici. Bu evlerin eskiden gösterişli sıra sütunlu avluları varmış.   






Tiyatro semtinin eski sakinlerinin evlerine misafir olacağız ve bu semtin sakinlerinden biri de çok meşhur hı benden söylemesi biraz akıl vereceğim kendisine, umarım eve girerken paparazzilere yakalanmam, sonra “Sizin aranızdaki diyalog nedir vs.” soruları, hiç çekemem. :) Birazdan onun evine gideceğiz ama öncesinde semtin bir başka ünlü evini ziyaret edelim; Masklar evi.           




Bu yapının, Masklar evi ya da Dionysos evi olarak anılmasının nedeni, yerde İ.Ö. 2. Yüzyıldan kalma bir mozaikte, bir pantere binmiş tiyatro tanrısı Dionysos görülüyor. Daha doğrusu o olduğunu anlıyorsunuz pek görebiliyorsunuz diyemem… Evin sakinleri illaki kal diye ısrar ediyorlar ama ben yok diyorum, sırada bir diğer komşu var o da bekler beni diyerek evden ayrılıyorum…





  
 (Bu fotoğraf internetten alınmıştır)

Sırada ki evde de bir başka şaheser yer alıyor. Günümüze kadar dayanabilmiş bir başka mozaik örneği; yunuslar.






Bu evin sakinleri de ısrar ediyor ne olur kal diye hatta akşam tiyatro gösterisine beni de davet ediyorlar. Ben diyorum ki içimden “Paçozlar, beni de davet ediyorlarmış, ben çoktan davet edildim bile hem de o hani ünlü çift var ya onlar tarafından J”, tabi onlara sadece gülümseyip kibar bir şekilde teşekkür edip çıkıyorum. Bu arada O ünlü çiftin beni beklediğini sözlerime eklemeden de duramıyorum, ne yapayım şeytan dürtüyor, (o kadar mabet var ama şeytan mabet falan dinlemiyor valla) kıskançlık kokusu alıyorum havada J


Ve o ünlü çiftin evi görünüyor…



Beni bir heyecan basıyor tabi kapıya yaklaştıkça


Hanımefendi ve beyefendi beni kapıda karşılıyor




Ve işte karşınızda İ.Ö. 2. Yüzyılda bu evde yaşayan Kleopatra ve kocası Dioskourides. Sohbet ediyoruz biraz, Klo’ya bizim ege kıyıları seni özlemiş diyorum göz kırpıyor bana. Öyle havadan sudan konuşuyoruz diyeyim sen anla sevgili okur. Her şeyi burada söyleyemem şimdi, tabi ki havadan sudan konuşmadık, bana bir şeyler danıştı, ama “eee devlet sırrı” dudağa fermuarı çektim.

Madem bu kadar ısrar ediyorsunuz ağzımdan laf almaya, biraz dedikodudan zarar gelmez. “Şimdi sevgili okur, bu Klo ve kocası var ya çok pasaklı, evin caaanım mozaikleri kirden görünmüyor. Sadece anlıyorsun ki işte burada zamanında mozaikler varmış… Ama ne yalan söyleyeyim mermer sütunlar gıcır gıcır valla”





Neyse çok konuştum tiyatro gösterisi başlayacak birazdan. Evden çıkıyoruz. Tabi ki İ.Ö. 300’de 5500 seyirci için yapılmış olan bu tiyatronun en güzel yerine biz oturuyoruz. 




Bir ara susuyorum, bildiğiniz susuz kalıyorum yani. E Kloların evinde o güzel leziz ikramları görünce kıtlıktan çıkmışçasına yediğim için, tıkınmaktan bir şey içmeye vakit bulamadım ne yapayım…  Su diyorum al canım dükkan senin diyorlar…



Bu dev tonozlu sarnıçta yağmur suyu toplanıyormuş ve kentin bir kısmının su ihtiyacını karşılıyormuş.
E karnım doydu, suyumu da içtim, sırtımda pek. Yaslanıp arkama muhteşem gösteriyi izlemeye başlıyorum ki, Klo kulağıma eğilip “Öz ne yapıyor nerelerde?” diyor. O an başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor ve fırlıyorum tiyatrodan, Klo’dan ve eşinden özür dileyerek. Klo bırakmak istemiyor am gitmem gerek diyorum. E Öz beni bekliyordu ben ona oyuna kalmayacağımı söylemiştim. O daracık sokaklarda koştura koştura ilerliyorum




Herkes bana bakıyor tabi, bu o, “Klo’nun kankisi” diyorlar fısıl fısıl… Tabi ben önce bunun tadını  çıkarıyorum böyle burnumun ucundan bakışlar ata ata.. Sonra diyorum ki içimden, aa Klo’da kimmiş, benim ben, benim bir ismim var… Kendimi Klopatra sana sana bu sefer tabi daha böyle yavaş yavaş o kalabalık sokaklardan geçiyorum…






Burası da Öz’le bizim kalmak için yer ayırttığımız otelimiz… Tabi sevgili Klocum bizi otelde kaldırtmazdı ya neyse… Fakat bizim akşama Mikanos’a gitmemiz gerekiyor o yüzden Delos’a ve halkına el sallayıp yola çıkıyoruz…
Ama sonra araştırdıkça o ünlü Kloepatrayla bu evde yaşayan Kleopatra'nın aynı olmadığını öğreniyorum. Ne büyük bir hayal kırıklığı düşünün :) 

  
UYARILAR (Naçizane)

1- Delos'a Mikanos'tan yarım günlük düzenlenen turlarla yarım saatte ulaşabilirsiniz.
2- Giriş paralı ücret kişi başı 5 euro

3- Yanınıza su alın ve tabi başınıza da şapka